Dışarıda Göynük’ün dar sokaklarını dolaşan rüzgâr, kıraathanede demli çay kokusuna karışırken; kuru gürültü ve oyun sesleri arasında; boylu boyunca yalnızlıktı bedenini saran. Parmaklarının arasında kayıp giden tesbih taneleri belki de yaşamının kısa bir özeti gibiydi.
Gözleri, camın ardındaki boşlukta bir şeyler arıyor, buluyor ve tekrar kaybediyordu. Kim bilir hangi hatıranın içindeydi? Bakışlarında tarif edilmeyecek kadar derin bir keder saklıydı, Tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o meşhur dizesindeki gibi:
“Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında; Yekpare, geniş bir anın Parçalanmaz akışında.” *
İçerideki kahkahalar, masalara vurulan taş sesleri, dönen hararetli muhabbetler; onun sessizliğine ulaşamıyordu. Bu dünyadan elini eteğini çekmiş de, ruhunu bir ikindi serinliğinde eski bir sokağa bırakmış gibiydi.
Elinin duruşunda ve tesbihi tutuşundaki o vakur teslimiyet, bize Hilmi Yavuz’un şu mısralarını fısıldıyordu sanki:
“Hüzün ki en çok yakışandır bize, Belki de en çok anladığımız” **
Hüzün, alnındaki her bir çizgide farklı ilerliyor, gümüş saçlarında bir kış masalı gibi birikiyordu. O, kıraathanenin köşesinde olduğu kadar, hayatın tam eşiğinde, sonsuz bir “bekleyişin” içinde duruyordu.
Sadece bakıyordu; görmekten öte, duyumsayarak ve belki de içten içe bir veda şarkısı mırıldanarak…




