Kaldırımda Felsefe Bir Şişe Bin Hakikat

İstanbul’un herhangi bir sıradan kaldırım taşının üzerinde, elinde ucuz şarap şişesiyle oturan bir adam, sönmeye yüz tutmuş sigarasını tüttürürken aynı zamanda tarihin en büyük zihinlerini sokağın tozlu zeminine davet ediyor.

Şişe boşalmaya yaklaştıkça, kaldırımdaki adam filozof kimliği ile ortaya çıkıyor,  dili daha da ağırlaşıyor ve bakışları keskinleşiyor. O anda düşünceleri ile sokağın ortasında bir direniş başlatıyor sanki. Aristoteles’in o soğuk mantığı, “altın orta” dediği denge arayışı çoktan gitmiş; yerini sokağın o hırçın, çıplak ve isyankâr ruhuna bırakmıştır. Aristo için insan toplumsal bir canlıdır (Zoon Politikon), ancak bu adam toplumu değil, toplumun dışındaki o özgür boşluğu seçmiştir.

Gözlerini karşıdaki yüksek binalara diker. Ona göre o binalar, Platon’un anlattığı o meşhur mağaranın duvarlarından farksızdır. “Siz,” diye haykırır, “duvara yansıyan gölgeleri gerçek sanıyorsunuz. Zincirlerinizden kurtulup mağaralarınızın dışına çıkın…” Adam zincirlerini kırmış, mağaradan çıkmış ve gerçek güneşin altında ruhunu kavurmaktadır. Platon’un “idealar dünyası” onun için bu kaldırımın tozundadır.

Şişenin yere dokunuşundan dolayı bir ses duyar ve göğsünü kabartır, esas duruşunda o artık bir davanın son neferidir. Jan Dark gibi, toplumun onu yargılayan, küçümseyen bakışlarına karşı dimdik durur. Sigarasından derin bir nefes çekip dumanı boşluğa savururken haykırır:

“Siz beni bu kaldırımda otururken bulunduğum vaziyetten dolayı yandığımı sanıyorsunuz… Oysa asıl siz, kendi konforunuzun odunlarında ruhunuzu yakıyorsunuz!”

Onun için bu zıkkımı içmek, dünyanın ikiyüzlülüğüne karşı açılmış bir “kutsal savaş” tır. Kimsenin duymadığı sesleri duyar; sokağın fısıltısını, rüzgârın şikayetini… Jan Dark nasıl ki zırhını giyip imkansıza yürüdüyse, o da eski ceketi ile, her gün hayatın o devasa ordusuna karşı bu kaldırımda mevzi almıştır.

Gözlerini yoldan geçen lüks otomobillere diker ve hafifçe alaycı güler. Tam o anda bir Albert Camus kesilmiştir. Hayatın ne kadar anlamsız, ne kadar “saçma” olduğunu keşfetmiştir.

“Bak evlat,” der, “Şu insanlar her gün aynı işe gidiyor, aynı yalanları söylüyor ve bunu bir amaç sanıyorlar. Sisyphos gibi o kayayı her gün tepeye çıkarıp geri düşmesini izliyorlar.”

Onun için bu içki, absürde karşı bir başkaldırıdır. Dünya saçma sapan bir yerse, o da bu saçmalığın tam ortasında, elinde bir şişeyle “Hayır!” diyordur. Yaşamın hiçbir anlamı olmadığını bildiği halde yaşamaya devam etmek, onun en büyük zaferidir. O, belki de kayasıyla mutlu olan Sisyphos’un ete kemiğe bürünmüş halidir.

Ve nihayet, şişenin dibi göründüğünde o artık sokağın gerçek kralıdır: Yani Diyojen. Bir fıçının içinde yaşayan o huysuz bilge gibi, elindeki şişeyi bir fener gibi tutar. Gündüz vakti elinde fenerle “Adam arıyorum!” diye dolaşan Diyojen misali, o da bu bulanık bakışlarla “İnsanlık arıyorum!” der.

Yanından geçen ve alaycı bakan züppelere doğru, bir bakış fırlatır ve haykırır: “Gölge etmeyin, başka ihsan istemem!” Çünkü onun mülkiyete, makama ya da alkışa ihtiyacı yoktur. O, medeniyetin sahte katmanlarını bir kenara itmiştir. Özgürlük, onun için bir şişenin içine sığabilecek kadar küçük, ama tüm dünyayı kapsayacak kadar büyüktür.

“Neden içiyorum biliyor musunuz bu zıkkımı?” diye sorar son kez.

“Platon’un mağarasından kaçmak, Aristo’nun kalıplarını kırmak, Jan Dark gibi yanmak, Camus gibi saçmaya gülmek ve Diyojen gibi tüm dünyaya sırtımı dönmek için. Bu zıkkım beni sizin dünyanızdan çıkarıp, gerçek insanların dünyasına götürüyor. Orada yalan yok, orada sadece ekmek, şarap ve çıplak hakikat var.”

Dişlerinin arasından sızan dumanla birlikte, sokağın o tozlu felsefesi dökülmeye başladı. İşte o an anladım; o şişeden tarihin en büyük zihinleri akıyor.

Ne dersiniz?

Her ay, gelen kutunuza harika içerikler almak için Bülten'e kaydolun.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Leave A Comment / Yorum

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir