Eğirdir Gölü, sağımızda uçsuz bucaksız bir rüya gibi serilmiş, bereketini, saflığını ve maviliğini kıyıya taşırken; yolun kenarında, zamanın durduğu o küçük tezgaha rastladık. Hani göğüs kafesinizde bir ferahlık duyarsınız ya; “ohh be,” dersiniz. İşte o anın fotoğrafıydı bu amca.
Kasketinin gölgesinde sakladığı gözleri, bir çift parlayan gökyüzü gibiydi. Kareli gömleğinin kollarında toprağın yorgunluğu yanında, bereketin huzuru vardı. Önündeki kıpkırmızı kirazlar, dalından koparılmış birer sevinç tanesi gibi parlıyordu.
O, bahçesindeki ağacın sabrını, alınterini, sabah serinliğini, tazeliğini ve kalbindeki o bitmek bilmeyen insan sevgisini doldurmuş gibiydi sepetine. Bakışlarındaki o derin, o sessiz kelamsız şefkati görünce Edip Cansever’in o meşhur dizesi yankılandı zihnimde:
“İnsan yaşadığı yere benzer. O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer…”
Bu amca da belli ki Eğirdir’in o durgun, bilge suyuna ve toprağının cömertliğine benzemişti.
Şehirlerin o soğuk, o hesabı kitabı bitmez kalabalığından sonra, bu yol kenarı tezgahı bir vaha gibi geldi bize. Gülen gözleriyle kirazları tartarken, aslında bir hayat dersi veriyor gibiydi bize: Emek ver, şükret ve sev.
Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi:
“Bir duruşu olmalı insanın; bir bakışı, bir anlayışı, bir aşkı, bir davası olmalı.”
Arabaya bindiğimizde içimizdeki o garip sızı gitmiş, yerine sıcak bir yaz güneşi yerleşmişti.
Çoğu zaman hayatı, sadece varılacak bir hedef, bitirilecek bir iş ya da geçilecek bir kilometre taşı sanıyoruz. Oysa asıl hikaye, o hızın içinde kaçırdığımız detaylarda, durup bakmadığımız yüzlerde saklı.
Yol hikayeleri bize bir şeyi hatırlatmak için vardır: Fark etmek.



