Hayat bazen bizi yolculuğa çıkarır, ama bu yolculuklar sadece gittiğimiz yerlerden değil, geçerken hissettiklerimizden de şekillenir.
Yalova’dan çıkıp, önce Eskişehir’e, sonra Ankara’ya ve en son Sakarya’ya doğru ilerlemenin, farklı bir anlamı var. Belki de yolun uzunluğu ve sakinliği, insana yeni bir bakış açısı kazandırıyor. Yolda olmak, insanın zamanla barışması gibi bir şey. Geriye sadece yolda ne hissettiğin ve nasıl bir iz bırakacağı kalıyor.
Yolculuk boyunca belirli bir kısmı diğerlerinden daha çok severim. Mesela İnegöl çıkışından Bozüyük’e kadar olan yol. Renk cümbüşüne bürünmüş ormanın içinden geçerken bir rüyada hissederim kendimi. Kış mevsiminin etkisiyle karlı dağlar, karla kaplanmış ormanların içinden geçerken, her şey bir masal dünyasına dönüşür. “Karlı kayın ormanında, yürüyorum gündüz gece, efkarlıyım efkarlıyım…” şarkısı dilime dolanır durur yolculuk boyunca. Bu yolculuk, hayatın hızlı temposundan uzaklaşıp, doğanın huzuruna sığınmak için bir fırsattır.
Karın o sessizliğini en iyi anlatan Ahmet Muhip Dıranas‘ın “Kar” şiiri, o masalsı havası şöyle anlatır.
“Kardır yağan üstümüze geceden / Yağmurlu, karanlık bir düşünceden / Ormanın uğultusuyla birlikte / Ve dörtnala dümdüz bir mavilikte / Kar yağıyor üstümüze, inceden.”
Her ağaç, her dağ, birer hikaye anlatır gibi gelir. Yolda karşılaştığım her manzara, bir tür içsel keşfe dönüşür. Belki de yolda insanın kendisini bulması gibi bir şey bu; her yolculuk bir fırsat, her yol bir keşif.
Yolculuk boyunca yalnız olmak, bir nevi bir tür meditasyona dönüşüyor. Özellikle sabah karanlığında yola çıktığım zaman, insanların bir bölümü henüz uyanmamışken, bir başka dünyaya adım atıyormuşum gibi hissederim. Şehirlerin gürültüsünden uzak, doğanın sessizliğinde, yolculuğun her dakikası bir düşünceye dönüşüyor. Bu, yolculukların en güzel kısmıdır; kendinle baş başa kalıp, dünyadan bir süre uzaklaşmak.
Sabah karanlığında yola çıkışı ve o sessizliği anlatırken, Türk şiirinin “Yolcu”su Aşık Veysel’in o meşhur dizelerini anmamak olmaz:
“Uzun ince bir yoldayım / Gidiyorum gündüz gece / Bilmiyorum ne haldayım / Gidiyorum gündüz gece.”
İnegöl ve Bozüyük arasındaki yolun renkli ağaçları, karla kaplı dağları, her defasında yeni bir huzur kaynağı olur. Bu yolculuk bana sadece bir yerden bir yere gitmenin ötesinde, zamanın nasıl durduğunu hatırlatır. O an, sadece var olmak ve yolu izlemek yeterlidir.
İçinde bulunduğum her şehir, bana farklı bir hikaye sunar. Eskişehir’in modern yapıları ve hareketli sokakları, Ankara’nın tarihi dokusu ve özgün yapıları, Sakarya’nın sakin havası ve doğal güzellikleri… Her bir şehir, farklı bir renk, farklı bir ses, farklı bir iz bırakır. Bu şehirlerin her birine adım attığımda, orada geçirdiğim her an, yolculuğumun bir parçasına dönüşür.
Yolculuklar, sadece gittiğimiz yerleri değil, aynı zamanda geçirdiğimiz anları ve hissettiklerimizi de içeren derin bir keşif sürecidir. Belki de yolculuklar, en çok kendimizi bulmamızı sağlar. Yeni yerler, yeni insanlar, yeni manzaralar… Hepsi bizlere hayatı ve varoluşu yeniden keşfetme fırsatı sunar.
Bu yolculuğa Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yalın ama derin şu dizesi güzel bir nokta koyabilir:
“”Ne içindeyim zamanın / Ne de büsbütün dışında / Yekpare, geniş bir anın / Parçalanmaz akışında.””




