Yürüyordum İstanbul sokaklarında. Hani o nereye gideceğini bilmeden, sadece adımların ritmine kapılarak yapılan yürüyüşlerden biri. Sonra bir “tık tık” sesi… Tahta bir kutuya vuran fırçanın o tok ve davetkar sesi.
Durdum.
Karşımda çizgili kazağının içinde kaybolmuş, ama bakışları kocaman bir delikanlı duruyordu. Önündeki sandık, üzerine siyah boyayla, eğri büğrü ama gururla yazılmış: “Kral Ömer”. Altına da imzasını atmış memleketinin: “Erzurumlu”. Yanına iliştirilmiş bir de ay-yıldız. Sanki krallığını ilan etmiş kaldırımın kenarında.
“Boyayalım mı abi?” dedi. Sesi, sandıktaki o yazıdan daha dik, daha net.
Oturdum o küçük tabureye. Ayakkabılarım toz içinde, ruhum biraz yorgun. Ömer fırçayı eline aldı mı sanırsın dünyayı temize çekecek. Ama mesele sadece boya ile alakalı değil, anladım.
“Boyacılık bildiğin gibi değildir abi,” dedi, gözlerimin içine bakarak. Fırçayı bir sağa sallıyor, bir sola vuruyor ama ağzı hiç durmuyor. “Müşteriyle sıkı sohbet edeceksin. Yoksa adam sıkılır, daralır, ruhu çekilir oturduğu yerde. Bende sohbet gırla!”
Sonra bir garip nizamdan bahsetti bana. “Boyama işine hep soldan başlarım,” dedi, sanki devlet sırrı veriyormuş gibi fısıldayarak. “Solu parlatmadan sağa geçmem. O sol, ayna gibi olacak önce.”
“Ya sağ çok kirliyse?” dedim. Durdu, kaşlarını çattı, bir an düşündü. “Hah,” dedi, “İşte bir tek o zaman bozulur nizam. Sağ taraf çamura batmışsa, dayanamam, ondan başlarım. Ama onun dışında asla! Kural bu.”
Ömer anlattıkça, o çizgili kazağı, o kenara bıraktığı kahverengi terlikleri, o tahta sandığı daha da büyüdü gözlerimde.
“Bir gün,” dedi, gözleri parlayarak. “Bir dükkan açacağım abi. Öyle sokakta, rüzgarda değil. Has bir boya dükkanı. Camı çerçevesi olan, kapısı çıngraklı bir dükkan…”
Fırçayı son kez vurdu, kadifeyi şak diye çekti ayakkabının burnuna. “Hem,” dedi mahcup bir gülümsemeyle, “Belki o zaman gelen gidene bir çay bilem ikram ederim.”
Kalktım. Ayakkabılarım pırıl pırıl, içim yıkanmış gibiydi. Ömer, sandığının başında yeni bir hikaye, yeni bir “sol ayak” bekliyordu. Cebimdeki bozuklukları verirken düşündüm; Ömer’i ve hayalini…
Yürüyüp gittim. Arkamda yine o ses: Tık, tık, tık…