
Şehrin gürültüsü uzakta, deniz kokusu çok gerilerde kalmış. Burası başka bir alem. Burada hava, taze fırın ekmeği gibi değil de, yanık metal ve yağ kokuyor. Ama ne gam! Benim payıma düşen de bu işte; bu tozun, bu dumanın, bu ağır ve soğuk metalin ortasında bir hayat.
Bakın şu ellerime… Boğum boğum nasır, hat hat yorgunluk. Çekiç tutmaktan, taşlamaktan, kaynak yapmaktan… Ben vururum, o eğilir; ben bakarım, o doğrulur.
“Metaldir yoğurduğum, şekil verdiğim. Nasır tutmuş çekiç tutan ellerim, pas tutmadı yüreğim, pası tutan metaldir ben pasın içindeyim”
Dünya bu ya, dışarıdan bakan bizi pasın parçası sanır. Üstümüzü başımızı, oturduğumuz şu eski kovayı, yaslandığımız bu mavi kapıyı… Hepsi yorgun, hepsi pas içinde.
Ama dur be kardeşim, orada bir yanlışın var. Eşya dediğin çürür; demir oksitlenir, boya dökülür, zaman dediğin o amansız rüzgar her şeyi eskitir. Ömür dediğin de bu döngüden nasiplenir. Lakin pas, sadece gözün gördüğü yerdedir. Ruhun pası; hırstır, kibirdir, başkasının hakkına göz dikmektir. Benim alnımdaki ter emekten dolayı dökülüyorsa, bu tozun toprağın içinde kalbim hâlâ gümüş gibi parlıyordur.



