Genel

Tren ve Hasret 🚃

Yaratıcı bizi bu dünyaya bir mektup gibi yollamış da, her birimizi ayrı bir istasyonun bekleme salonuna bırakmış… Raylar, o mektubun satırları; tren gittikçe biz yazılıyoruz, tren gittikçe biz eksiliyoruz. Gözlerimizin önüne çekilen o manzara perdesi, aslında kalbimizin gurbetidir.
Tren, bir uzunluk ölçüsüdür aslında. Ama neyle ölçülür bu uzunluk? Kilometreyle mi? Hayır. Bir annenin gardaki o hiç bitmeyen bakışıyla, bir babanın duman altı olmuş kadim hasretiyle, en çok da “kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına” çıktığımız o bitmek bilmeyen yollarla ölçülür. İnsan istiyor ki, ömrünün yarısı trenle geçsin. Tren belki de ömrü uzatır. Dışarıda dünya gürültüyle, hırsla ve kabalıkla dönerken; trenin o ritmik tıkırtısı insanı kendi içindeki o sessiz, o mahcup yalnızlığına davet eder. Seferilik, insanın kendi kalbine yaptığı en uzun yolculuktur.

“Tren gelir hoş gelir” der, vuslatın kokusunu taşır odalarımıza, içimize bir bayram sabahı sevinci serper. Ama sonra, rayların o metalik sesi birden kırılır, bozkırın tozu camlara vurur, her şey kederden bir renge bürünür. Zaralı Halil’in o yanık, o tozlu sesi düşer vagonun içine: “Ayrılığın vakti mi?” İşte o vakit anlarız; ayrılık sadece dışarıda, rayların üzerinde değil, insanın tam da ruhunun orta yerinde kök salmaya başlamıştır. Tren ve hasret… Bu iki sözcük bir araya gelince, bir ömür boyu sürecek o mahzun şiir de kendi kendine eklemlenir raylara.
Gidenin ardından bakakalmak, bir trenin son vagonundaki o kırmızı ışığın karanlıkta eriyip gitmesini izlemek… O ışık, aslında içimizden bir parçayı da beraberinde uzaklara götürür. “Giden gelmiyor acep nedendir?” diye sormayız artık; biliriz ki giden, kendi seferini tamamlamaya, o meçhul ve uzak çocukluk ülkesine varmaya gitmiştir. Bir bulutun kaynadığı her yer, bize ayrılığın o kadim, o hiç eskimeyen sızısını fısıldar.

Tren uzun sefere çıkıyor, raylar üzerinde sessizce bir ömür tüketiyor. Biz de onunla beraber tükensek mi, o demir yığınının sabrına yaslanıp ömrümüzün o en uzun, o en teselli dolu yoluna çıksak mı? Biliyoruz ki, dünya bir gurbetlik hali trenler de, bizi bu gurbetten alıp o eski, o unutulmuş evimize götüren tek tesellidir.

Lakin bazen ne o teselli ne de o sabır yeter insana. İçimizde bir telaş, ruhumuzda göç hazırlığı… Cahit Zarifoğlu’nun o ince sızısıyla fısıldadığı gibi; “ya sen kuş olup gitmeliysen bir trenle” dediği noktada, bütün yolculuklar zoraki bir hale bürünür, biz de sadece ardına bakakalanlar oluruz.

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu