
Sirkeci Garı’nın önündeki o telaşlı kalabalığı bilirsiniz. Tam bir insan seli… Herkes bir yerlere yetişme derdinde; biri vapura, biri trene, bazen de sadece akıp giden hayata… 2008’in bir öğle sıcağında, yeni yetme bir fotoğrafçı hevesiyle merdivenleri tırmanırken aniden duruverdim. Merdiven basamaklarının tam orta yerinde duran bir yüz vardı karşımda. Deklanşöre basıverdim.
Bu fotoğraftaki amcanın gözlerine bakın. O derin çizgilerde sanki Balat’ın dar sokakları, lodoslu sabahların deniz kokusu ve akşamüzerleri rıhtıma yanaşan vapurların yorgunluğu var. Sait Faik’in “Alemdağ’ da “Var Bir Yılan“da ya da “Lüzumsuz Adam” da anlattığı o küçük, kendi halindeki insanlardan biri bu. Başındaki puşisiyle, ak sakalıyla sanki Sirkeci’nin betonlarına hikâyenin mısraları ile yaslanmış.
“Yazmasam deli olacaktım,” demişti üstad. Ben de çekmesem, bu bakışı ölümsüzleştirmesem, eksik kalacaktım.
Sirkeci Köprüsü’nün merdivenleri, İstanbul’un en yoğun yeri. Adımlar hızlı ama bu adamın yüzünde bir sükûnet var. Etrafındaki o gürültülü dünyadan kopmuş, kendi iç denizinde balığa çıkmış sanki.
Yüzde ne bir öfke var ne de büyük bir sevinç. Bulunduğu durumu kabul etmiş bir yaşamın vakarı var. Üstadın dediği gibi: “Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey.”



