Karaköy alt geçidindeyim. Hani o insanın üzerine üzerine gelen, herkesin bir yerlere yetişmek için her basamağında sürekli bir telaşın yaşandığı merdivenler… Havada nemli bir deniz kokusu ile vapurun sesi var.
Tam bu hengamenin ortasında, mermer basamaklara kurulmuş bir adam oturuyor, elinde bağlamasıyla. Dünyanın bütün gürültüsüne inat, tezenesini tellerine vuruyor, sanırsın Galata Köprüsü dile gelecek, tüneldeki tramvay ritim tutacak. Ne notaya bakıyor, ne gelip geçene. Kendi içine çekilmiş, kendi denizinde kürek çekiyor.
Ağzından dökülen sözler, rüzgârın önünde savrulan martı tüyü gibi havada asılı kalıyor:
“Ay dost, ay dost…
Can dost, can dost…
Ay İstanbul, can İstanbul, gül İstanbul
Hatıram olsun, hatıram olsun…
İstanbul, İstanbul Hatıram olsun…”

Sesi, eskimiş bir balıkçı ağının düğümleri gibi pütürlü ama sıcak. “İstanbul” derken öyle bir iç çekiyor ki, sanırsın koca şehri o küçücük bağlamanın teknesine sığdırmış. Onu hiç tanımayan, yüzüne bakmadan yanından geçen yüzlerce insana, şu gri merdivenlerin soğukluğuna, bir tutam sevda, bir parça “can” bırakmak derdinde.
İnsanlar geçiyor; kimi umurumda mı dünya edasında, kimi telefonunun ekranında… Kimse durup da aldırış etmiyor. O da aldırmıyor zaten. Bu şehir sadece gökdelenlerden ve kalabalıklardan ibaret değil. Bağlamasına vuran amcanın parmak uçlarındaki sızıdır, hüzündür, nasırdır…
Gül İstanbul, can İstanbul…
Alt geçidin kalabalığına doğru ilerlerken, nağmeler arkamdan bir el gibi uzanıyor ve omzuma sıcak bir dokunuş, kederli bir hatıra bırakıyor ve anlık da olsa tarifsiz bir tebessüm… Belki de hayat, tam da böyle bir şeydir; bir basamakta oturup, kimse duymasa bile şehre kendi besteni mırıldanmak.
Ne dersiniz?




