Bahariye’den Moda’ya doğru tramvay sesleri arasında yürürsün… Sağa sola hareketle, kalabalıkların, koşuşturmaların ve telaşın içinde sende bu bütünün parçası haline gelirsin. Bu kaosun içinde kafanda bin bir dünya derdi de cabası… Tam Süreyya Opera binasının o mermer basamaklarına geldiğinde, başında melon şapkası, altında bol pantolonu, elinde ukulelesiyle bir adam görürsün. Şarlo! Hani o eski siyah-beyaz filmlerden fırlayıp gelmiş de, Kadıköy’ün kalabalığına karışmış gibi. Çölün ortasında vaha gibi, karanlığın sonunda ki aydınlık gibi bir hallere bürünürsün o an.
Mustafa Bey, kısaca Şarlo, bu semtin o kendine has neşesi. Güvenlik amiriymiş, emekli olmuş öyle diyorlar. Yıllarca ciddiyetle, nizamla uğraşmış da, sonra bir gün “Yeter, bu ciddiyet, nizam” demiş herhalde. “Biraz da insanları güldürelim.” Ne de iyi etmiş! Hiç eğitim almamış ama insan sevgisinden büyük mektep mi olur? Bir kitapçının bodrum katında yüzünü beyaza boyarken, o eski amir ceketini asıp, insanlığın o en saf, en masum halini kuşanıyor üzerine.
Bu hafta sonu yine gördüm onu. Yüksek sandalyesine tünemiş, önünden geçen çocuklara takılıyor. İnsanlara neşe saçıyor yine her zamanki haliyle, sanki o an “Yumurcak” filminin karelerinin içinde hissediyor insan.
Ben severim böyle insanları. Dünyanın bütün ciddiyetine inat, kendi küçük sahnesini sokağın ortasına kuranları. Bazı insanlar vardır; yaptıkları ile bir sokağın, bir semtin hafızası olurlar. Mustafa Bey de öyle yapıyor işte. Sessizce, kelimesizce, sadece o meşhur Şarlo selamıyla kucaklıyor insanları.



