Öğlenin en sıcak yerinde, hani güneşin insanın yüzüne vurduğu en keskin anda, daldık Yalova’nın o ucu bucağı görünmeyen şeftali bahçelerine. Toprak daha nemli, ağaçlar daha sabah mahmurluğunda, uykudan yeni uyanmış gibi taze. Adımını atar atmaz, hani o insanın ciğerine işleyen, düpedüz yaşam gibi kokan keskin, tatlı meyve rayihası sardı dört bir yanımızı. Bir merak, bir çocuksu coşku oturdu göğsümüzün ortasına.

Ağaçlar ki, hani ekmeğini taştan çıkaran nasırlı eller gibi, yükünün ağırlığından toprağa doğru eğmişler başlarını. Dalların arasında bir renk kavgası, bir cümbüş yürüyor ki sormayın. Bir yanda çimen yeşili, taptaze yapraklar; öte yanda yeşilliğin bağrından fırlamış, güneşte yanağı kızarmış şeftaliler. Kırmızının en hası, sarının en sıcağı… Ressamın maharetli ellerinde, fırçanın ahengi ile ortaya çıkan resim gibi göz alıcı, öyle sahici, öyle rengarenk.

Uzatıp ellerimizi, o kadife tenli meyveleri incitmeden kopardık dalından. İnsan eli değince anlıyor toprağın emeğini, güneşin sıcaklığını. Oturduk bir ağacın gölgesine, bıçağı bile vurmadan, dişledik o sulu sulu, nefis şeftalileri. Bal gibi taze, şekerli su akıverdi çenemizden aşağı. O ilk ısırıkta, hani yoksul mahalle çocuklarının bayram sabahı aldığı o ilk temiz nefes gibi, hayatın bütün tadı, ferahlığı doldu içimize.

Fani ömrün akıp giden saniyelerini sabitlemek, o anları mühürlemek istedi canım. Gökyüzünün cam gibi maviliğine doğru uzanan şeftaliler, hayatın ritmini, sevincini ve paylaşımını bir kez daha hatırlattı bana.
Kırmızının, sarının ve yeşilinin yarattığı cümbüşe baka baka anladım: Şu toprak ana, katbeat daha cömert, katbeat daha kalender. Biz didineduralım, o sessiz sedasız en güzel tablosunu boyuyor her yaz.
Ne dersiniz?




