
Tuğba Ağırman moderatörlüğünde 23 Şubat 2026 tarihinde Yalova Sofa Kafe’de Zafer Köse ile “Sarsılmak Romanı Üzerine Söyleşi” etkinliği gerçekleşti. Söyleşide Zafer Köse, Sarsılmak romanı ve yazarlık serüveni üzerine samimi bir anlatı sundu. “Yazarın asıl konusu yazı ya da edebiyat değil, hayattır, insandır” diyerek başladığı sözlerine, planlanmamış bir yolculuğun izlerini sürdü.
Üniversitenin son sınıfına kadar neredeyse hiç kitap okumamış, “milli eğitimin başarılı bir öğrencisi” olarak geçirmiş yıllarını. Sonra birkaç tesadüf, birkaç karşılaşma ve okuma alışkanlığı bir anda hayatının merkezine yerleşiyor. Geride kaldığını düşünerek başlıyor kitaplara, gece gündüz okuyor. Aradaki fark kapanmayacak sanıyor. Kapanıyor.

O dönemin en ilginç ayrıntısı, okumayı bir sisteme dönüştürme biçimi. Sosyoloji okumak istiyor, olmayınca kendi kendine “ben bu kitapları alayım okuyayım” diyor ve okuma listeleri hazırlamaya başlıyor. İlki 53 kitaplık, insan kişiliğinin gelişimi üzerine. Sonra yakın tarih, inançlar tarihi, felsefeler, kültür ve sanat başlıklarıyla devam ediyor. Toplam 12-13 liste yapıyor. Her liste için 8-10 aylık takvimler çıkarıyor, okuduğu her şey hakkında not alıyor. O notlar zamanla günlüğe, günlük zamanla sadece kitaplar hakkında yazmaya dönüşüyor. Yazma yolculuğunun nüvesi tam da burada, okumanın hemen yanı başında filizleniyor.
Bu listelerden biri bitecekken askere gidiyor. Son 3 kitap kalmış. Onlardan biri Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti. 600 sayfalık romanın son 100 sayfasını okuyamadan teslim oluyor. Askerde gördüğü her şey, her olay, her davranış sürekli o kitabı hatırlatıyor. “Bu Derviş Bey’e benziyor, bu Irgat Kadın’a benziyor.” Kitap bitmeden hayatın içinde sürüp gidiyor.

Bu arada yazarlara mektup yazmaya başlıyor. Karşılık beklemeden, sadece bir okur olarak. Zülfü Livaneli ile mektuplaşması bir süre sonra haftada 5 gün yazışılan bir mektup arkadaşlığına dönüşüyor. Dönüm noktası da burada. Livaneli, Yaşar Kemal’in romancılığı üzerine bir yazı yazıyor; Çukurova yazarı diye anılmasının yanlış olduğunu, evrensel bir yazar olduğunu söylüyor. Zafer de ona katılıyor, İstanbul’da geçen bir romanı olduğunu vurguluyor. Livaneli bu yazışmaları görünce “bunları niye harcıyorsun, yayınlasana” diyor. Kısa süre sonra Vatan Gazetesi’nin kitap editörü arıyor ve ilk yazısı yayınlanıyor. Ardından romanlar, öyküler, 60-70 kitabın editörlüğü…
Yaşar Kemal’le karşılaşması da ayrı bir hikâye. Bir konserde eşinin ısrarıyla gidip tanışıyor. Sonraki karşılaşmalardan birinde Yaşar Kemal ona önemli bir öğüt veriyor: “Benim Çukurova’yı kullandığım gibi fabrikayı kullan.” Zafer o dönem fabrikada çalışıyor. Yaşar Kemal’in kastettiği şu: Çukurova sadece bir mekân değil, evrensel temaların sahnesi. Başkaldırmak, hakkını aramak, korkmak, korkunun üstesinden gelmek… Bu temaları öyle kapsamlı işliyor ki İstanbul’daki bir plazada çalışan insana da hitap ediyor. Zafer’den de fabrikayı aynı şekilde, hiç fabrika görmemiş insanlara da geçerli olacak evrensel konuları işlemek için bir sahne olarak kullanmasını istiyor. O günden sonra yazdığı romanı defalarca baştan alıyor, hâlâ içinde kendine verilmiş bir söz gibi duruyor.

Söyleşinin ana teması olan Sarsılmak romanı üzerine düşüncelerini aktardığı söyleşide; romanın 99 depremiyle 12 Eylül arasında gidip gelen bir anlatı olduğunu ve Serhan adlı karakter üzerinden ilerlediğini ifade eden Zafer Köse, romanın tezi net: Kriz anlarında, düşünüp karar verecek zamanın olmadığı anlarda refleks gibi ortaya çıkan davranışlar insanın gerçek yüzünü gösterir. Normal zamanda insan kendini kandırabilir, çıkarlarına göre davranabilir. Ama anlık bir tepki, on yıllar boyunca biriktirdiği değerlerin dışavurumudur. Bu sadece birey için değil, toplumlar için de geçerli. Deprem günlerinde birkaç ay, bir toplumun ömründe bir an gibidir. Ve o anda ortaya çıkan bencillikler, yağmacılıklar, karaborsacılıklar olduğu kadar; kendi hayatını riske atıp enkazlara girenler, dayanışma gösterenler de vardır. “Bu koşullara rağmen onurlu, erdemli bir insan davranışı ortaya çıkıyorsa bu insanın koşullarını aşabileceğini kanıtlar.”
Romanın biçimsel tercihi de ilginç. 20 yıllık dönüşümü kronolojik değil, sıçramalı anlatıyor: 99, sonra 79, sonra 99, sonra 80… Böylece aynı kişideki ve toplumdaki dönüşüm peş peşe, çarpıcı bir şekilde görünüyor. Her gün yanında olduğun bir çocuğun büyüdüğünü fark etmezsin; ama 2-3 yıl sonra görünce şaşırırsın. İşte o şaşırtıcı etkiyi yaratmak istemiş.
Editörlük deneyimi de konuşmada önemli bir yer tutuyor. Yayınevi onayladıktan sonra gelen dosyalarla çalışıyor, dolayısıyla “bu iyi mi kötü mü” ikilemiyle değil, “nasıl daha iyi olur” sorusuyla ilerliyor. Ve ilginç bir gözlemi var: Ne kadar usta, ne kadar olgun bir yazarsa önerilere o kadar açık oluyor. Basit bir iyileştirme önerisine bile uzun savunmalarla karşılık verenler oluyor; oysa usta yazar, aklına gelmeyen bir şey önerildiğinde seviniyor. Odağı kitabın daha güzel olması.
Edebiyatın tekniğe indirgenemeyeceğini de Ara Güler üzerinden anlatıyor: “En iyi makine en iyi fotoğrafı mı çeker? En iyi rakibin olan en iyi romanı mı yazar?” Asıl mesele dünyaya hangi açıdan baktığın, çerçeveyi nasıl belirlediğin, insan gerçekliğine nasıl yaklaştığın. Üretmek biraz da elemek. Heykeltıraşın taşı fazlalıklarından kurtararak formu ortaya çıkarması gibi.
Konuşmanın sonlarına doğru umut kavramı üzerinde duruyor. Ona göre umut, bardağın dolu tarafına bakmak değil. Gidişat kötü olabilir, dünya insanlık kötüye gidiyor olabilir. Bunları görmek umutlu olmaya aykırı değil. Asıl umut bir çağrıdır: “Gereğini yaparsak daha iyi olur.” Başkasından beklememek, harekete geçmekle ilgili. Bu topraklarda cezaevinde gazeteci ve öğrenci sayısı fazla ise, en küçük kazanımlar için en büyük bedeller göze alınıyorsa, burada bir umut var demektir.

Peki onu en çok etkileyen kitaplar hangileri? Tek bir kitap değil, birbirini besleyen kitaplar bütünü. Ama ilk aklına gelenler arasında Alaeddin Şenel’in İlkel Topluluktan Uygar Topluma kitabı, Yaşar Kemal’in birçok kitabı var. Okuduğu kitap hakkında hemen yazmayı da sevmiyor; yazacaksa o kitap onda kalıcı bir etki bırakmalı, açıp tekrar bakmaya gerek kalmamalı. Tıpkı Yaşar Kemal’in röportaj yaparken not tutmaması gibi: “Hatırlamıyorsam, bende kalıcı etki yapmamışsa insanlara niye anlatayım?”
Yazma yolculuğu planla değil, okumayla başlamış. Günlüklerle, mektuplarla, listelerle şekillenmiş. Fabrikada çalışırken, makinelerin arasında gelen bir telefonla yayın dünyasına adım atmış. Ve hâlâ, aradan 22 yıl geçmesine rağmen, bir yerden bir yazı isteği gelmesini bekleyerek yazmaya devam ediyor.
Söyleşi boyunca Zafer Köse’nin altını çizdiği şey netti: Edebiyat bir teknik meselesi olarak değil, insanı anlama ve anlatma meselesi olarak bakmak gerek. Ve her cümlesinde okumaya, yazmaya, anlamaya duyduğu o derin saygı kendini hissettiriyordu.



