GenelPhoto

Paslı Yalnızlık

Fotoğraf arşivimde gezinirken bu fotoğraf karesi çıktı karşıma, çekildiği yeri hatırlamıyorum. Muhtemelen bir fotoğraf gezisinde tesadüfen kadrajıma girdi. Fotoğraflarım arasında gezinirken, belki de birkaç kez karşıma çıktı sanırım dikkat etmedim. Belki de binanın görünüşü nedeniyle metruk diye geçiştirdim. Çoğu zaman karşımıza çıkan binaların dış cephesine veya görünüşüne bakıp “metruk” deyip geçeriz; oysa o yorgun, kırık dökük duvarlar; içinde hala ne hikayeler barındırır.

Dikkat etmişseniz fotoğrafın içinden, paslı demirlerin ve çapraz bölmeli pencerelerin ardından bir yüz beliriyor. Hemen yanında ise belli belirsiz, ikinci bir silüet… Pencereden dışarıya doğru bir seyir var gibi. Sanki sokağı seyretmiyorlar da, yoldan geçecek bir tanıdık, verilecek yarım kalmış bir selam, ya da sadece “buradayım” demenin sessiz bir yolunu arıyorlar.

Pencerenin ardındaki bakışta bir bekleyiş var. Beklemek de aslında zamana karşı bir direnme, bir başkaldırı barındırır içinde.  O pencereden bakanlar için belki de dünya, sadece o pencerenin çerçevesi kadar… Ömür dediğimiz şey aslında çerçevenin içine sığmayacak kadar büyük, çerçevenin dışına taşacak kadar coşkulu.

İnsan da metruk binalar gibi yalnızlaştıkça içine çekilir, dışarıdan bakıldığında ise “terk edilmişliği” andırır.  Yalnızlık da dışarıdan bakıldığında soğuk, bakımsız ve hüzünlü durur tıpkı metruk binalar gibi. Yüzdeki her bir çizgi, aynı binanın cephesindeki çatlaklar gibi yaşanmışlıkların, rüzgârın ve fırtınanın bıraktığı imza gibidir.

Yalnızlık, pencerenin camına sinmiş ince bir pus gibidir; dışarıyı görmene engel olmaz ama dünyayla arana şeffaf, geçilmez bir mesafe koyar. Ve sonunda anlarız ki; asıl yalnızlık, dört duvar arasında kalmak değil, bir pencere ardında dünyayı izleyip de dünyaya dokunamamaktır.

Pencerenin önündeki saksı çiçeği gibidir belki de yalnızlık, sadece bir damla gün ışığı yeter sana, bir damla su ile tutunursun hayata. Sonunda anlarsın asıl yalnızlık, kalbine düşen bir damla suyun daha köklerine ulaşamadan, yalnızlığın sıcaklığında buharlaşıp yok olmasıdır.

Metruk binalar gibi, dışımız dökülürken içimizde sakladığımız o “buharlaşan umutlar”, bizi biz yapan en derin yaramızdır.

İlgili Makaleler

Bir Yorum

  1. Pencerenin demirlerindeki pas değildi içimizi çürüten, içimizdeki yoklukları diyorlardı belki..
    Belkide uzaklardaki bir akraba bir dost bir sevgili hayali vardı bakışlarında. İçerden bakıyorlardı içinde olmadıkları hayata belki de.. İçinde yaşıyorlardı aşkları, özlemleri…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu