Yükleniyor
0   /   100

Burgaz Ada

Kısa bir tren yolculuğu Bostancı İstasyonu, sonrasında mis gibi tam bir  ada havası içerisinde yapılan motor yolculuğu ile önce Kınalı Ada sonrasında Burgaz Ada’ya ulaşıyoruz. İlkbaharın geldiğini burada daha çok hissediyoruz. Yabani kereviz kokuları, sarı yasemin zerafetinde dolaşıyoruz adayı. Sohbeti sanki daha bir yoğunluğuna yaşıyoruz burada. Sokaklar kendi halinde insanlar ile dolup taşıyor, adanın etrafını bir gerdanlık gibi sarıp sarmalamış yatlardan motorlar ile adaya sanki sürekli bir akın var gibi…
Kınalı Ada
Burgaz Ada
Burgazada ya da Antigoni, İstanbul’daki Prens Adaları içerisinde büyüklük olarak üçüncü, aynı zamanda Adalar ilçesinin bir mahallesi.
 
Ada; yuvarlak biçimde ve genişliği yaklaşık 2 kilometre olduğunu okuyoruz. Kınalıda üzerinden kıyı boyunca ilerleyen motordan ada üzerindeki tek tepe olan  Bayrak Tepe’yi selamlıyoruz. Ada, 2003 yılında meydana gelen yangından dolayı seyrekte olsa  kızılçam ormanıyla kaplı. 
Büyük İskender’in ordularının komutanı olan general Antigone, buraya büyük bir kale yaptırmıştır. Ada önce bin yıllarca onun adıyla anılmış, sonra Yunanca kale/burç anlamına gelen Burgaz (Pyrgos) adını almıştır. Tarihte farklı isimlerle de anilan adanin en bilindik isimleri Antigoni, Castrum, Panarmos’dur. 
Ortodoks kilisesinin en saygın patriklerinden Methodios’un adadaki bir mahzende yedi yıl hapsedildiği söylenmektedir. Bugün bu mahzenin üzerinde Ayios İoannis Kilisesi bulunmaktadır.
Evliya Çelebi’nin 17. yüzyılda yazdığına göre, ada halkı az sayıda Rum, Yahudi ve Ermenilerden oluşmaktadır.
Antikçağ yazarları bu adaya Erebinthus, Bizanslı yazarlar ise Therebintos ya da Panormos adını vermişlerdir.

Adada Rum halkı, diğer yaşadığı yerlerde olduğu gibi Yunanistan’a göç etmiş ve zamanla azalmıştır. İstanbul’da yaşayan, yaz mevsimini Burgazada’da geçiren, çocukluğunu ve gençliğini Burgazada’da yaşayan öğretmen Bercuhi Berberyan Tatiana’nın yazmış olduğu “Burgazada Sevgilim” kitabında, adanın geçmişten günümüze nasıl bir değişime uğradığını anlatırken bakın Burgazada’dan nasıl bahsediyor: OKTAY ARAS - Burgazada Sevgilim...

“Bir gün doğup büyüdüğüm topraklardan ayrılmak zorunda kalsaydım, vatan diye en çok yüreğim sızlayarak özleyeceğim yer Burgazada olurdu. Benim için Burgaz vatandır. Ben daha küçücük bir çocukken, ailece aşık olduk ona. Önce babam, sonra her birimiz tek tek kendimizce… Ve hiç bitmedi bu aşk…”.

“Taşını toprağını, kumunu çakılını, ağacını çalısını, börtüsünü böceğini sevdim onun. Ki hiç zor değil… Bir tek gün kalmak yeter…”.

“Ben büyüdükçe, onun da değişmesini izledim. Burgaz, eski Burgaz değil artık. Değişen dünyaya ayak uyduruyor. Hâlâ onu her gören sevdalanıyor ama… Ah siz onu eskiden görmeliydiniz. Havasını solumalıydınız. Bir şey vardı onda, insanı sarıp sarmalayan, huzur veren ve de eşitleyen.”

Kaynak:  “Sait Faik Abasıyanık’ın Burgazada’sı” ozgurvemesut.wordpress.com

Adaya ulaştığımızda sırtını bir ağaca yaslamış olan Çağdaş Türk edebiyatının önemli yazarlarından  hayatının son yirmi yılını burada geçirmiş hikâyeci Sait Faik Abasıyanık’a rastlıyoruz. Ada ile o kadar özleşmiştir ki Burgaz Ada’yı anlatmaya başlasanız aklınıza hep Sait Faik gelir. Abasıyanık’ın Burgaz’daki evi, Sait Faik Müzesi adıyla müze haline getirilmiştir.

Zülfü Livaneli “Son Ada” kitabında anlattığı gibi mütevazi, dingin ve mistik bir hava soluyoruz. Adanın üstüne çöken hafif sisi mi anlatsam, yoksa deniz dalga seslerine  karışan martı seslerini mi, yoksa gezmeye başladığınızda miskin miskin yol ortalarında uyuklayan kedilerden mi bahsetsem yoksa her dalışında nereden çıkacağını merakla beklediğiniz kara bataklardan mı? Hele yol boyunca kokusunun nereden geldiğini kestiremediğiniz, sıradan bir ot sandığınız, tekrar tekrar kokladığımız yabani kerevizlerden mi?

Ada, gözünüzde harika bir kartpostal manzarası yaratacak kadar her türlü  emareyi barındırır.

Sait Faik Abasıyanık’ın bir şiiri ile bitirelim.

O ve Ben

Sana koşuyorum bir vapurun içinden
Ölmemek, delirmemek için.
Yaşamak; bütün adetlerden uzak
Yaşamak.
Hayır değil, değil sıcak
Dudaklarının hatırası
Değil saçlarının kokusu
Hiçbiri değil.
Dünyada büyük fırtınanın koptuğu böyle günlerde
Ben onsuz edemem.
Eli elimin içinde olmalı.
Gözlerine bakmalıyım
Sesini işitmeliyim
Beraber yemek yemeliyiz
Ara sıra gülmeliyiz.
Yapamam, onsuz edemem
Bana su, bana ekmek, bana zehir
Bana tad, bana uyku
Gibi gelen çirkin kızım
Sensiz edemem.

Kaynak: Vikipedia; http://tr.wikipedia.org/wiki/Ana_Sayfa

Yorumlarınız

Yorumlarınız için çok teşekkür ederim.

Bakış Açısı,

Hayatı güzel görmek bizim elimizde misal ben ;

Adalara ilk gittiğimde öğrenciydim, ilk adımımda yaşadığım şok ada içerisinde ki para üzerine kurulmuş olan düzen oldu.İyi ki yeteri kadar param yokmuş diyorum. Eğer param olsaydı adada ki en ucuz yemek yapan yeri bulmak için tüm sokakları gezmeyecektim ve o balık çorbası ile rengarenk esnafı görmeyecektim. Eğer param olsaydı elektrikli araçlar ile gezecektim ve adanın doğasından mahrum kalacaktım. Beni sadece güzergahı olan yerlere götürüp getireceklerdi, oysa ben kan ter içinde bakir olan kıyılarda adanın ruhuna yaklaştığımı hissetim.

Bazen düşünüyorum;

Nerde değişti bu mücadele ne zamandan beri paranın oyuncağı olduk. Neden martı gibi olamadık? Kanatlarımız mı yok diye yoksa martı kadar aklımız mı yok diye, bir kez daha böylesine güzel bir bakış açısıyla zihnimizi tazelediğiniz için emeklerinize sonsuz teşekkürler Şeref bey,

Fotoğrafları büyük bir ustalıkla bizlere paylaştığınız için tekrardan teşekkürler.

Özellikle tek başına duran martının fotoğrafı sanki bakışlarıyla bizlere tüm cevapları veriyor gibi…

Saygılarımla
Mehmet Can Çiftçi